Sırtım ağrıyor, kemiklerim...
Kendimi eski ve büyük bir binanın zemin katında buluyorum. Metal bir kapı önündeyim. Kapı merdiven altında, kapının ardı karanlık.
Anahtar deliği var ve ne yazık ki hiç bir anahtar yok.
Kapının metaliyle, duvarın karası arasına parmaklarımı sokmaya çalışıyorum, girmiyorlar.
Tırnaklarımı sokuyorum, çekmeyi deniyorum, olmuyor, sımsıkı, çekiyorum tırnaklarım acıyor.
Çekiyorum ellerimi, tırnaklarımın içi kurum dolmuş, ellerim isler içinde.
Bir kapı var. Geçmek istiyorum.
Sanki tüm tanrılar arkasında beni bekliyor.
Tümü karanlıklar içinde, gizleniyor.
Tanrılar gizlenmeyi neden seviyor?
Sırtım ağrıyor, kemiklerimin içi, üzerindeki etler, ayrılacak gibi titriyor, öyle ki titreyişleri, sızı şeklinde çeneme kadar geliyor, çenem titriyor.
Kapının soğuk metaline kulağımı yaslıyorum, ses var mı?
Bir fısıltı mıydı o? Konuşan biri mi... Ya da duyulmamak için mi fısıldaşıyorlar orada, arkada, içlerinde başka bir dil mi konuşuyorlar?
Ben çok dil öğrendim, kimse benim dilimi konuşmuyor.
Etim sızlıyor. Dayanamıyorum...
Tırnaklarımı sokup metalin tırtıklı boşluğuna, çekiyorum, asılıyorum.
Gelmiyor kapı, tanrılar acı mı seviyor?
Çekiyorum, tırnaklarım çıtırdayıp kırılıyor, duyuyorum. Çok zor ve uzun zamanda iyileşecekler yine.
Parmaklarımın, şişman ve bombeli yerlerinden,
Dönerek gelen kan damlalarına bakıyorum.
Bu kapı milim oynamıyor.
Bu binada da yok kimse. Tepeden zemine indim, aradım.
Kapının ardında tanrılar kıkırdıyor. Duyuyorum!
Zindan içinde olan ben değilim, hayır, onlar!
Sırtım öyle ağrıyor ki,
kendimi doğurmayacak olsam,
hemen geçip giderdim.
Tanrılar acı ve kan seviyor.
Bende doğacak başka bir ben kalmadı.
Kapının önünde yığılıp kaldım işte, harlı sızılar içinde.
Nasıl isterlerse öyle yaşasınlar şimdi.
Karanlıklar kapısı bana açılıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder