Sarının yedi tonu vardır; ama ben birini sayacağım bu akşam:
imkansız uykunun
gözbebeğinde yarattığı sarı.
Sarının yedi tonu vardır; ama ben birini sayacağım bu akşam:
imkansız uykunun
gözbebeğinde yarattığı sarı.
Önce açıp deriyi sonra tuz olup dökülen,
Dans ederek ruhunu teslim eden ve gülümseyen,
Bu oyunda ilk kim ölür?
Gecenin tuzu dans ediyor, şimdi.
Berlin'de, Kasım ayının ortalarına geliyoruz. Artık, oldukça erken kararıyor hava ve buna alışmak çok zor geliyor. Sanki her saat ilerledikçe koyulaşan havanın tonunda, bir beş yıl daha yaşlanıyorum fark etmeden.
Akşamüstü saat 3'te kararmaya başlıyor, dört, bilemedin dört buçukta gece. Sonra sabah yediye, sekize kadar gece. Oysa daha asıl kış başlamadı bile. Sanırım gecemizi, yerdeki kar aydınlatacak yakında.
Bugünlerde ben, erken gidiyorum yatağa. Bin bir sorun, üstüne sağlık sorunu, zehirlenme...
Bulunamayan ev, ayarlanamayan araba, çözülemeyen prosedürler. Çok da iyi gitmeyen iş. Özlenen ve kaçırdığımı fark ederek üzüldüğüm tüm o şeylerin bile çok uzağında olma hissi.
Karnımın üstüne yatayım da ağrısı geçsin, der gibi yatıyorum gecenin üstüne.
Dışarıda, biliyorum ki, her şeye rağmen insanlar eğleniyor bir yerlerde, her şeye rağmen yağmur da yağıyordur.
Küçüklüğümden beri, ne zaman ağlamaklı olsam, ayaklarım üşür, göğsüm acır, boynumun iki yanındaki tükürük bezleri kaskatı kalır. Ruhum ufalır, kendime kıvrılır. Yüzüme acımış, yaralı bir gülümseme oturur.
Tuzu çıkana kadar damlaların ağlar insan.
Bugünlerde Berlin'de kışa giriyoruz ve karanlık, kısa geceler, uyudukça.
İyi giden hiç bir şey yok, perdeleri de çektim, oturuyorum.
Tahta sandalyenin yüzeyi bile şimdiden soğuk.
Cümle ecinni dans ediyor dışarıda...
Üzüldüğünde yalnız kalanlar ne yapar? Küçülmüşlüğüyle, insan, hangi karanlığa sığar? Bu üşüyüp durduğumuz gün ışıklarında Bizi kim görür gö...