Karı bekliyorum, henüz yağmıyor.
Kırk üç yaşında ve Berlin'de.
Eskiden Göztepe yokuşlarından
denize bakan gözlerimle
Kıyıdan yükselen sokakların köpüğünde
dar sokaklar arasında sıkışık ama korunaklı
Karı bekliyorum, hala rüzgar esiyor
Göğe erişmeye çalışan kırmızı vinçlerin
tepesinde uğulduyor, gece
Bir cılız ağacın son eli sallanmış
ışıklara tutunarak ilerliyor bekçiler.
Doğu'da, kentin yeknesak blokları, bahçelere beceriksizce döşenmiş taşlar gibi duruyor.
Kötü oynanmış domino, okey dışarı okey.
İşçiler üstünü değiştirip gitmiş, açık kalan lambalarda yeni bir azara kuruluyor gün.
Fakat henüz çok var. Hangi saatteyiz söyleyemem. Kar da yağıyor değil.
Bu evi ilk gezdiğimizde iki yılda gezmiş gibi attım adımlarımı. Kendime değen her şeyi kınadım.
Oyak Sitesi'nden bir mermer kırığıyla yokuştan kayıp, buraya düşmüşüm gibi sanki uçup.
Biraz daha beklesem, bir şeyler sıyrılıp kopacak sanki, unutturduklarımdan kendime, daralıp patlar gibi,
İçinden irini akar gibi, boşlukta, bir şeyler, sanki, dönerek ve kavrulması soğuyarak, yer yüzünün.
Bu camın önünde pembe bir ışık açtım. Konak belediye arkasındaki tezgahlar kapanmaya başladı o anda.
Sonra bir iç çekme gibi parti tabelaları gümbürdedi esintinin kuvvetiyle, sıkı çekilmiş bir bayrak ipi
direğinin demirini dövdü, gecenin ilerleyen saatlerinden sabaha dek. Ve işçiler, ve tezgahtarlar,
ve cümle esnafın camekanlı dükkanlarındaki kediler, uykuya daldığında. Kentte, kış namına,
sözü olan kaç sessizlik varsa, doğrularak yatağından, baktı.
Kar da başlamadı gitti. Sabredecek kalmadı pek bir şey geri.
Hala elim tetikte uyanıyorum ben, sımsıkı bir yumruk misali gece.
Yatarken de çişe kalkıp duruyorum. İnik panjurların arasındaki minicik deliklerden dışarıya bakıyorum.
Davutlar'da saçlarımın arasında patlayan ilk sivilcelerin yangını, denize ve arkadaşlarımın evlerine bakarak, gözler kısık, selamlar yüksek sesli.
Dedemle bahçeye iniyoruz, sonra onun yıllar önce dikip binanın boyunu geçen ağaçlar,
bir mezarlığa dönüşüyor, bir mermer altımdan kayıyor, bir yokuştan yuvarlanıyorum, tamam ama.
Bu şehir de hiç yokuş yok. Artık ben de yokuşları sevmiyorum.
İlkel geliyor.
Karı bekliyorum.
Ben çok geride bir yerlere astığım bir şeylerim aslında.
Bir palto gibi bir odada, bir şantiyede, bir fabrikada, bir küçük evlat odasında.
Ve tüm kar taneleri sarhoş, dolanıyor bir hayalet gibi kenti Karl Marks Bulvarı'nda.
Doğu, oradan başlar, bana kadar gelmeye çalışır, gelemez.
Susun öyleyse şimdi, içinizden okuyan sesinizle siz de.
Panjurları indiriyorum, ışığı kapıyorum, ısıtıcının ibresini çeviriyorum, termostatın kapanma sesi tık ediyor.
Konteyner ofislerinin ışıklarını cık cık edip dolanarak kapatıyor bekçiler de. Karşı karşıya geliyoruz.
Küçükken diyen Ozan'ın hıncı beni affetmiyor.
O sırada, gökten, tek bir tanecik buz kristali dilime insin istiyorum.
Hava eksi beş derece ve ilerideki Noel Pazarı'nın kar makinası çoktan kapatıldı bile.
Gözümü kapayıp, dilimi dışarı uzatıyorum ve kırmızı vinçler de yukarıdan bana bakıyor.
Bekliyoruz.
Hala bekliyoruz.
Rüzgarı da duyumsamıyorum artık.
Berlin'de deniz yok.
Soğuk soğuk terleyip kristalleşiyor
Duvardan silinmiş kanların avcumdaki kalıntısı.
Kopup gitsem kendimden artık. Bıraksa şu gök de şu lanet karı. Sönsek.
Bilincimi hissedemiyorum. Ellerimi de.
Kar yağmıyor. Havanın içinde tutulu bir nefes.
Kaskatı.
