Yeryüzünün Suları Hangi Ezgiyi Ağlar?

Elimde bir bendir var, Adriyatik'i geçen koskocaman bir geminin tepesindeyim. Güneş soluma batıyor, sağda incelip, küçülen gölgelerin arasında, Doğu'da bir liman gibi şimdi rüzgarlı semt. O boz gemilerin bağlandığı babalarının sarı boyası akmış, köşesindeki arnavut kaldığımının bir parçası, bir diş gibi sökük ve yaşlı gözleriyle şehre ağlayan bir tanrının göğüs kafesi altındadır Alsancak.

Rüzgar ayağınızdan burnunuzun içine eser kış günü, yağmur etrafınızı yıllarda yılıklaşmış pardösüsünün kemeri gibi kuşanır, belinizden, sertçe kendine çeker sokakların neme doymuş duvarları. Orada bir sokağın köşesinde, üç kişi durur. 

Birinin sırtı ve sol ayağı duvara yaslı, sağ eli pantolonunun cebindedir, ağır gövdesiyle eş zamanlı yaslar bira şişesini dudaklarına. Bir diğeri sigarasından derin bir nefes çeker, eski Rum evinin ilk merdivenleri üzerinde, bol paltosu yanlarından sarkar. Üçüncüsü, en zıpır, en hareketli, ortalarda dolanır, yağmuru umursamaz, her şeyden en hızlı o kaçar.

Elinde bir bira şişesi dans eder, içindeki köpükler kendini camın bir yanından bir yanına vurur, kafasında kimsenin duymadığı punk bir ritm çalar. 

İzmir'de kış beklenmedik derecede sert geçer, sert esen rüzgarla güçlenen yağmur sınır tanımaz olur. 

Üç kafadar Alsancak sokaklarında dört döner; Hayalbaz, Raş, 66, Stone, Rakun, hop baştan. Ciğerlerine pankart boyası dolar, sular saçaklardan damlar.

***

Bu gemi, İtalya'da kaleli bir kıyaya yanaşacak sabaha karşı. 

Hiç seyahatten bin önceki. Seyahat etmenin tüm yollarını tadacağım bu seyahat çok yollar açacak bir ilk seyahat aslında. Henüz bilmiyorum. Hala bilmiyorum. Sıklıkla diyebilirim ki, pek de bir bok bildiğim yok.

Elimde bir bendir var. Çalmayı nereden öğrendiğimi bilmiyorum.

Belki Yeşilova'da, belki Evka 4 çatıları altında, başka bir dilde, başka bir zamanda, başka bir var oluşta.

Sarp yokuşlardan sular şelaleler gibi akar, çöpler yüzerek hızla yanınızdan geçer, çaresiz mazgallar birbirine ağlar, sular sulara katılır, siz yokuş çıkarsınız. Her yerde çıkmanız gereken bir yokuş vardır.

Bendirin yüzeyi düz sanılır. Herkes gönlü kadar yokuştadır.

Çıktıkça yokuşu bildiğinizi sanırsınız. 

Her vuruş kafadan, her titreşen deri tabakası bir şişeden seker.

Şişeler vuruşur, siz halk kazanacak sanırsınız.

Yalnızca gemiciler kazanır.

***

Bir hafta önce İzmir Körfezi'ne yine sulandım. Sohbet aktı. Farklı köşelerinden.

Şimdi herkes ayrı, şimdi herkes başka yerde, başka var oluşta belki.

Bendiri çalmadan önce elleri ısıtmak gerekir. Eve kimse kuru dönemez.

Çoraptan dona sırılsıklam, insanın içinden geçer gece, boyalar donar, dükkanlar, lokantalar ve üniversitelerin kapıları kilitle örtülür.

Faşizme karşı akar boya, üç dört manyak bir solcuya saldıranlara sınır çeker. Biri kaçarken topallar, kimse ondan hızlı gitmez. Biri sonradan gemi kaptanı çıkacaktır. Islak şehirlerin ıslak adamlarının kaderi kendi içinde döner.

İzmir'de kış sert geçer. İnsan da en zor kendine yanaşır.

Şimdi bu metin bir yalpalayan gemidir ve siz de tam tepesindesiniz.

Hiç bilmediğiniz bir dil olur kendi ısınamayan elleriniz, çalamazsınız içinizdekileri, kırıldıklarınızı söyleyemezsiniz. 

Alsancak kapalı bir adadır, hangi gemiye binerseniz binin, hiç bir limana ayak basamazsınız.

Gözünüzün ferinde bir boya söküğü, bira kapağıyla kırılmış bir diş, nişane kalır.

Eğer Alsancak adasına çıkarsanız kışın, bir köşede bekleyen üç adam göreceksiniz, size tekin misiniz diye göz ucuyla bakar, ihtimal elleri kara ve kızıl boyalıdır.

Kaç su görürseniz görün ömrünüzde,

Hiç bir şey bu metnin okuyucusunu yunamaz artık. 

Uzaklarda, gemilerin üzerinde, birileri bir ezgi ağlar...

- tan - ten

Bak ateş ederek uzaklaşıyor kıyı gemilerden

Yıkılan şehirlerin altından yükseliyor - tan.

Kimseye bırakamadığımız hüzünlerin toplamı

Ambarlarında yıldız dolu, gözyaşları elmas - tan.

Sil sil listenden kenarından geçtiğin evlerin ışıklarını

Düş düş üstüne koysan da, üfleyerek gitmiyor kayık, metalsiz ama pas - tan.

Sana varamayan, bana koşamayan, tekrarladıkça aynı ritmik uğultu bacasında

Hey bu şehirde bir deniz bile yok yüzülecek ya da yüzdürülecek - ten.

Vurulmak bir çiçek gibi yapraklarını tek tek dökmüş,

Kimyasallarla ayakta tutulan bir vazoda, tiyatral gülümse - ten. 

Bak ateş yutarak kızarıyor şehirler, yarım tavuk Sonnenalle'de,

Terden damıtma votka şişesi kırılmış, kar gelmedikçe kimse evine gitmedi,

Sil sil listenden içinden geçen insanları da sil sil

Nasılsa içine düştükçe özlenmiyor kesikleri jilet olmuş gemilerin.

Bara ilk girişim gibi şimdi şişenin metal kapağının iki kolunu kaldırmışım 

Sizler etrafımda parmak sallayarak konuşurken, bana varamayan, size koşamayan,

Bersarinplatz'tan Rigaer'e dönen karanlığında rüzgar koşan köşede

Bir çiçek gibi tek yumruğu havada bir anaokulu. 

Anneannemin tek parmağıyla bastırıp reçeli yerleştirdiği kurabiyeler. 

Ucuz zevklerin utançsız sığınağı şimdi kutsal bir tapınak - tan - ten. 

Biz Alsancak'ta, yağmurlu bir kış günü tek sıra deniz tuzunu sürdük yüzümüze,

İhanet etmedik kimse kalmadı, kimseye.

Keskin ten, acımaktan.

Bak şimdi uzaklarda, kıyısız ateşler gemi yapıyor.

Ben size kendimden üflüyorum, her tanrı bir solundakini öpüyor.

Acımak - tan kendinize, birbirimize küsmek - ten. 

Sabaha Karla Uyanırsak Eğer

 

 

Karı bekliyorum, henüz yağmıyor.

Kırk üç yaşında ve Berlin'de.

Eskiden Göztepe yokuşlarından 

denize bakan gözlerimle

Kıyıdan yükselen sokakların köpüğünde

dar sokaklar arasında sıkışık ama korunaklı

Karı bekliyorum, hala rüzgar esiyor 

Göğe erişmeye çalışan kırmızı vinçlerin

tepesinde uğulduyor, gece

Bir cılız ağacın son eli sallanmış

ışıklara tutunarak ilerliyor bekçiler.

Doğu'da, kentin yeknesak blokları, bahçelere beceriksizce döşenmiş taşlar gibi duruyor.

Kötü oynanmış domino, okey dışarı okey. 

İşçiler üstünü değiştirip gitmiş, açık kalan lambalarda yeni bir azara kuruluyor gün.

Fakat henüz çok var. Hangi saatteyiz söyleyemem. Kar da yağıyor değil.

Bu evi ilk gezdiğimizde iki yılda gezmiş gibi attım adımlarımı. Kendime değen her şeyi kınadım.

Oyak Sitesi'nden bir mermer kırığıyla yokuştan kayıp, buraya düşmüşüm gibi sanki uçup.

Biraz daha beklesem, bir şeyler sıyrılıp kopacak sanki, unutturduklarımdan kendime, daralıp patlar gibi,

İçinden irini akar gibi, boşlukta, bir şeyler, sanki, dönerek ve kavrulması soğuyarak, yer yüzünün.

Bu camın önünde pembe bir ışık açtım. Konak belediye arkasındaki tezgahlar kapanmaya başladı o anda.

Sonra bir iç çekme gibi parti tabelaları gümbürdedi esintinin kuvvetiyle, sıkı çekilmiş bir bayrak ipi

direğinin demirini dövdü, gecenin ilerleyen saatlerinden sabaha dek. Ve işçiler, ve tezgahtarlar,

ve cümle esnafın camekanlı dükkanlarındaki kediler, uykuya daldığında. Kentte, kış namına,

sözü olan kaç sessizlik varsa, doğrularak yatağından, baktı.

Kar da başlamadı gitti. Sabredecek kalmadı pek bir şey geri.

Hala elim tetikte uyanıyorum ben, sımsıkı bir yumruk misali gece.

Yatarken de çişe kalkıp duruyorum. İnik panjurların arasındaki minicik deliklerden dışarıya bakıyorum.

Davutlar'da saçlarımın arasında patlayan ilk sivilcelerin yangını, denize ve arkadaşlarımın evlerine bakarak, gözler kısık, selamlar yüksek sesli. 

Dedemle bahçeye iniyoruz, sonra onun yıllar önce dikip binanın boyunu geçen ağaçlar,

bir mezarlığa dönüşüyor, bir mermer altımdan kayıyor, bir yokuştan yuvarlanıyorum, tamam ama.

Bu şehir de hiç yokuş yok. Artık ben de yokuşları sevmiyorum.

İlkel geliyor.

Karı bekliyorum. 

Ben çok geride bir yerlere astığım bir şeylerim aslında.

Bir palto gibi bir odada, bir şantiyede, bir fabrikada, bir küçük evlat odasında.

Ve tüm kar taneleri sarhoş, dolanıyor bir hayalet gibi kenti Karl Marks Bulvarı'nda.

Doğu, oradan başlar, bana kadar gelmeye çalışır, gelemez.

Susun öyleyse şimdi, içinizden okuyan sesinizle siz de.

Panjurları indiriyorum, ışığı kapıyorum, ısıtıcının ibresini çeviriyorum, termostatın kapanma sesi tık ediyor.

Konteyner ofislerinin ışıklarını cık cık edip dolanarak kapatıyor bekçiler de. Karşı karşıya geliyoruz.

Küçükken diyen Ozan'ın hıncı beni affetmiyor. 

O sırada, gökten, tek bir tanecik buz kristali dilime insin istiyorum.

Hava eksi beş derece ve ilerideki Noel Pazarı'nın kar makinası çoktan kapatıldı bile. 

Gözümü kapayıp, dilimi dışarı uzatıyorum ve kırmızı vinçler de yukarıdan bana bakıyor.

Bekliyoruz.

Hala bekliyoruz. 

Rüzgarı da duyumsamıyorum artık. 

Berlin'de deniz yok.

Soğuk soğuk terleyip kristalleşiyor

Duvardan silinmiş kanların avcumdaki kalıntısı.

Kopup gitsem kendimden artık. Bıraksa şu gök de şu lanet karı. Sönsek.

Bilincimi hissedemiyorum. Ellerimi de. 

Kar yağmıyor. Havanın içinde tutulu bir nefes. 

Kaskatı.

 

 

 

 

 

İşçilerin Son Akşamında

Üzüldüğünde yalnız kalanlar ne yapar?

Küçülmüşlüğüyle, insan, hangi karanlığa sığar?

Bu üşüyüp durduğumuz gün ışıklarında 

Bizi kim görür gölgelerimizden?

Verdiğimiz hesaplar ne zaman biter vicdanımıza,

Ki onun sınırını biz, çocukluğumuzun göz yaşlarından,

Ergenliğimizin ruh şehitlerinden ve olgun yaşlarımızın

Doğmak bilmez kanserinden ördük.

Katarı yola çıkan ne şanslıdır ölüme karşı!

Çaresizce bekleyen ne kadar yalındır hüznün karşısında!

Yürüsün şimdi içsel ordular cehennemin istilasına!

Biz girdiğimizde, orada kimse kalmayacak.

Oraya layık olduğumuzdan değil, 

Bu soysuz yalnızlığımız, üç beş iyiye boyanmışın

Güzel cennetine nasıl sığar?

Yarın işçi bayramıdır;

Pek yaşasın içine ölen çocuklar!

Kahrolsun faşizm, kahrolsun hak etmeden yaşanmış

Yalnız karanlıklar...

Kazan Dairesi De Denilebilir Ama...

Sırtım ağrıyor, kemiklerim...

Kendimi eski ve büyük bir binanın zemin katında buluyorum. Metal bir kapı önündeyim. Kapı merdiven altında, kapının ardı karanlık.

Anahtar deliği var ve ne yazık ki hiç bir anahtar yok.

Kapının metaliyle, duvarın karası arasına parmaklarımı sokmaya çalışıyorum, girmiyorlar.

Tırnaklarımı sokuyorum, çekmeyi deniyorum, olmuyor, sımsıkı, çekiyorum tırnaklarım acıyor.

Çekiyorum ellerimi, tırnaklarımın içi kurum dolmuş, ellerim isler içinde.

Bir kapı var. Geçmek istiyorum. 

Sanki tüm tanrılar arkasında beni bekliyor.

Tümü karanlıklar içinde, gizleniyor.

Tanrılar gizlenmeyi neden seviyor?


Sırtım ağrıyor, kemiklerimin içi, üzerindeki etler, ayrılacak gibi titriyor, öyle ki titreyişleri, sızı şeklinde çeneme kadar geliyor, çenem titriyor.

Kapının soğuk metaline kulağımı yaslıyorum, ses var mı?

Bir fısıltı mıydı o? Konuşan biri mi... Ya da duyulmamak için mi fısıldaşıyorlar orada, arkada, içlerinde başka bir dil mi konuşuyorlar?

Ben çok dil öğrendim, kimse benim dilimi konuşmuyor.


Etim sızlıyor. Dayanamıyorum...

Tırnaklarımı sokup metalin tırtıklı boşluğuna, çekiyorum, asılıyorum.

Gelmiyor kapı, tanrılar acı mı seviyor?

Çekiyorum, tırnaklarım çıtırdayıp kırılıyor, duyuyorum. Çok zor ve uzun zamanda iyileşecekler yine.

Parmaklarımın, şişman ve bombeli yerlerinden,

Dönerek gelen kan damlalarına bakıyorum.


Bu kapı milim oynamıyor.

Bu binada da yok kimse. Tepeden zemine indim, aradım.

Kapının ardında tanrılar kıkırdıyor. Duyuyorum!

Zindan içinde olan ben değilim, hayır, onlar!

Sırtım öyle ağrıyor ki, 

kendimi doğurmayacak olsam,

hemen geçip giderdim.


Tanrılar acı ve kan seviyor.

Bende doğacak başka bir ben kalmadı.

Kapının önünde yığılıp kaldım işte, harlı sızılar içinde. 

Nasıl isterlerse öyle yaşasınlar şimdi.

Karanlıklar kapısı bana açılıyor...

Kurtlar ve Çişli Çocuk

 

Suyu çekiliyor sessizliğin,

Boz korkular indi, yerleşti.

Kalın gövdeli ağaçlar da kükreyip yıkıldı

Yağmurların değemediği, uzanamadığı

Hiçbir yer kalmadı, koskoca orman,

Su havuzlarında eridi, sesi kısıldı.

Çatlaklarındaki böcekler boğuldu.

Dallarındaki kurtçuklar döküldü.

Yosunları kararıp kısaldı,

Kıvrıldı etleri çürümenin,

Yapraklar hissizleşti, taşlar oyuldu,

Ayakta kalabilen yediverenlerin boyu

Cüce düşlerine sığdı saklandı.

Cüceler birbirine sarıldı, bekledi.

Soğuk geldi, dağlardan, sürülerce

Kurtlarla ve ağızlarındaki kanla.

Hayat kıvrılıp içine katlandı, çamurunda

Yarma dişli leşçil canavarlar;

Boz korkular indi, yerleşti.

Çocuk uyuyamadı yorganın altında,

Yatak derinleşti, gecenin çıtırtılarını

Ve cama vuran yağmuru dinledi.

Orman yorganını bacağında katladı.

Bir daha hiç ısınmayacak ayaklarında,

Yemyeşil otlaklar, çiçek çiçek dağlar,

İç içe öyküler büyüdü, çıkılmaz sarmaşıklar oldu,

Boz korkulardan bir krallık tacı, yapayalnız alnına;

Kurtlar hırlaya koşa geldi, kanları çocuğun yüzüne yerleşti.

Kasığına geçmiş bir çene, keskin dişler;

Çişini tuttu çocuk. Çişi gelmiş miydi?

Asbest

Allah bizi yalıyarlar üzerine inşa etti

Ve zeminimize hüzün döşedi

Çünkü fişeğinin kısa olduğuna inanan kaderciler bile

Patlayıp havaya uçabilsinler diye...

Çünkü hüzün, ancak tanrının adaletidir,

O estetik doğru, kazınıp atılamayacak kader, sürekli gözyaşıdır.

Bu hayatın bir geçici şölen olduğu doğurudur,

Çünkü ölerek hayat yaşanmaz.

***

Yalnız uzaklardan doğacak güneşler de,

tanrı boyunda kısaldılar

Onlar ısıtmayan hatıralar,

Kimliksiz katlanamayanlardır

Adaletin kıyısında sallananlar,

Hikayesiz, beklentisiz, anısızlardır...

***

Biz, bugünden önce öldük

ve yalıyarlardan dökülmedi gözyaşları

Biz, cenazesizleriz!

Biz, kötü üretim, kalitesiz varoluş, nahoş erotizmiz!

***

Ağza burna üç kere su alınca,

Ölmüyor yalnızlık.

Podcast ve Diğer Yalnızlıklar

Podcast ne kadar çaresiz bir şey. Sırtından geçen gün gibi insanın. Akşam olunca kulakları üşüten. Oysa siz beni, bir Berlin gecesinde kara karşı, beresiz de okuyabilirsiniz, inanıyorum ki daimi hüznüm, kırk senelik, bir duyulacak haklılık taşıyordur yanağımda, zira keşfetmediler henüz bir yanaklık.

Üçüncü katta az sayıda katılımcısıyla gürültülü dans kurslarına bakıyorum, hemen sağımdaki sokakta göçmenler harıl harıl ekmek yapıyor, ben bir spätideyim, karanlık bensiz imal edilmiyor.

Apartmanların yanan ışıklarında paltosunu ilikleyen bir baba oğluna eliyle kafasına beresini giymesini işaret ediyor. Soğuktan Alsancak kıyısındaki nem yemekten kürdana dönmüş tahta oturarakları anımsıyorum, nadiren müsade edilmiş ağaçları ve bin sene önce aralarındaki kaydırakların çatısına sığışıp biralı ağızlarla attığımız sloganları, yağmur bir şehir tarama faaliyetindeyken boydan boya, sırılsıklam, sorumsuz, ölüme hazır, nefer gibi bir yalnızlık. Bir kaç kişilik yalnızlık..

İnsan sadece gençken yaşıyor, size bir sır vereyim. Öncesi onu hazırlamak, sonrası onu anmak için. Yani biz çoktan öldük ve bu dopdolu göğsü acıdan bir gök gibi duran cehennem, hepimizin. Biriktirerek marş; bir bira, iki sokak, üç gözyaşı, dört şarkı, beş kar tanesi, altı altı altı, şeytan mesaisini bitirip evine kaçtı!

Evim bir bulvarın kuleli ucunda. 

Senin bana haykırdığın şeyler kadar yaşım var.

Hala göze alabilirim hayalimdeki gibi ölmeyi,

Dinin de bizim yalnız ölmemiz için bir engeli yok,

Serde, çok uzaklarda, bekliyorum, korkusuzca, gepegenç;

Şeytan bir podcast yapsa, bir Berlin spätisinin ses kaydı olurdu bir kış ayında,

Daha cehennem bir varoluş, pek nadir yaşadım ben.

Sizi, ihracat fazlası gecelerin, üretilmemiş yanaklıklarıyla,

Soğuktan kıpkırmızı selamlıyorum!


Af

Allah,

Eğer bakıyorsa bana,

Dilerim affetsin beni,

İstemezdim olayım verdiğini beğenmeyen, kibirli biri;

Ne çok ağladım verdiği bu ömürde yalnızca.

Boktan Negroniler, Boş Buzkalıpları ve Gübre Yüklü Geceler Üzerine


"Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik..."


Buzdolabının buzluk kısmı çok pis. Eve girdiğimden beri öyle, gerçi bir kaç hafta ancak oldu. Yok, iki ay olmuş, ama aslında ben temiz biriyimdir, temizlik de yaparım ama, nedense o buzluktaki buzları kırıp temizlemek vs. zor geliyor. Diğer yandan her an yapacakmışım gibi, buz kalıpları da tezgahın üzerinde. Girişin tam karşısında mutfak tezgahı, üzerinde boş buz kalıpları. Size bir içki ikram etmek isterdim, der gibi. Gelmeyen misafirlerime...

Negroni seviyorum. İçmek için cin, vermut ve campari gerekiyordu. Campari ve vermut ok de, cin pahalıydı, pink versiyonunu aldım, öyle güzel bir kokusu var ki... Fakat buz yok. Üzerine soğuk soda koyuyorum dolaptan. Soda dediysem, gazlı mineralli su. Her şeyim yarım yapıldak, çok şükür.

Yarın yine kendini Orta Avrupa sanan Doğu Bloğu şehirlerinden bir başkasına gideceğim; Gdansk. Geçen hafta da Szczechin'deydim; liman vinçleri, yığma kömür, deniz manzaralı is, martısız deniz, gübre yüklü gemiden şehrin rüzgar alan yöndeki mahallelerine basan bok kokusu. 

Bugün Türkiye biletimi iptal ettim. Vergiye bir ay altı gün var ve vergiyi ödeyince param çok çok güvenlik sınırında kalacak. Bugün, Kadıköy'de Hane'de, sevgilimin güzel gözlerine bakarak yiyeceğim mevsim mezelerini iptal ettim. Evde ramen yapmaya kalktım üstüne üstlük, bu kaçıncı denemem, hala bok gibi.

Fakir negronime kattığım gazlı suyun fıkırtısı da, planlarım gibi, 10 dakikada iptal. Sulu negroni, Berlin kışı, iptal olacak pek de çok şeyim kalmadı...

Ay dilbere çalıyor. Saat 21.38. 90'larda ben çocukken ne kadar fakirsek, o kadar fakirim. Marketten 3 Euro üzerinde bir şey almıyorum.

Hayatta kim istediği yerde bilmiyorum. Hayat da, sanki, iki mangalda ucuza tavuk kanat yapmalık gibi bir şey gibi gelmeye başladı git gide. Bir ladeslik kemiğim bile yok. Olsa ramen yemeğine et suyu olacaktı.

40 yaşındayım. Kaç senelik hayatımın yüzde kaçı hüzünle geçti diye düşünürken fark ettim ki; 38 gün sonra doğum günüm var. Ben burada kiminle kutlayacağım? En son 40. doğum günüm diye, genel bir çağrı vermiştim, doğup büyüdüğüm İzmir'de, üç arkadaşım gelmişti. 

Eski İtalyan filmlerinde, yuvarlak rakamlı yaşlarını, geniş ailesiyle, eşiyle dostuyla, büyük sofralarda, içerek ve gülerek ve eskiyi yad ederek kutlayan karakterlere çok özenirdim. Belki zamanım gelmemiştir.

Dedem, cenazesi için, gençler gelsin derdi. Dedemin cenazesini kalabalık uğurlarız diye düşünmüştüm, tanınır, sevilirdi. Benim arkadaşlarım geldi, gençlik yoktu diyemem ama kalabalığın esamesi okunmadı. Davutlar'ın köy camisi ya doldu, ya dolmadı.

Gelmeyen ne çok şey var hayatlarımızda. 

Bekledikçe öldüğümüz.

Size, neşeli bir blog armağan etmek,

Hiç istemezdim.

Zira, limansız şehirlere bile yanaşacak kadar cüretkar,

Bir gübre gemisi var beni takip eden, biliyorum.

Dünyanın her yanına yüzerek gelebiliyor.

Sizi,

karanlık gecelere 

saklıyorum.



Yeryüzünün Suları Hangi Ezgiyi Ağlar?

Elimde bir bendir var, Adriyatik'i geçen koskocaman bir geminin tepesindeyim. Güneş soluma batıyor, sağda incelip, küçülen gölgelerin ar...